Blog Logo
HBO etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
HBO etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Eylül 2024

Industry: 3. Sezon 7. Bölüm "Useful Idiot" İncelemesi (Spoiler İçerir)


4,5 yıl sonra bana yazı yazdıran bir diziden, Industry'den bahsedeceğim sizlere bugün. Aslında ilk sezonu beni çok etkilemese de ilerledikçe, başarılı senaryosu, oyunculukları ve çekimi ile ağzımı açıkta bırakan bir dizi oldu. Aslında üçüncü sezon 8. bölümde final yapacak ancak 7. bölüm o kadar başarılıydı ki bu yazıyı tamamen ona ayırmaya karar verdim. Yazı tamamen spoiler ile dolu olacak, şimdiden uyarayım. 

Industry, ilk sezonunda, Pierpoint isimli bankanın Londra'daki şubesinde yatırım bankacısı olarak çalışan yeni mezunların yaşadıklarını anlatarak başlıyor. Yatırım bankacılığı endüstrisindeki yoğun iş temposunu, iş ve yaşam dengesinin olmayışını, yüksek risk iştahı ve onun getirdiği kazançları ya da bazen kayıpları, henüz ahlaki pusulaları bozulmamış genç mezunların gözünden izliyoruz. Tabi ki her karakter temsil ettiği sosyal sınıfın getirdiği özelliklere ve çeşitli ahlaki bozulmalara sahip. Bir yandan da bu köklü bankadaki kıdemli çalışanların başına gelenleri izliyoruz. 

Aslında her sezonda büyük bir skandal oluyor, ölüm gibi. Ancak bu endüstride günlük hayatta yaşananlar o denli olaylı ki büyük skandal aslında diğerlerinin arasında silinip gidiyor. Sezonlar ilerledikçe karakterler ve ahlaki sınavları da büyüyor. Dizi aslında yatırım bankacılığının ya da trading endüstrisinin büyük risk alıp büyük kazanma hissini oldukça iyi veriyor. Diziyi izlerken karakterlerin büyük bir kumar oynadığını hissederek izliyorsunuz. Kaybetme korkusu, kaybedince hissedilen yüksekten düşme hissi ama aynı zamanda kazanmanın verdiği, geçmişte olan başarısızlıkları bir anda unutturan o büyük haz... 

Üçüncü sezon 7. bölümde Pierpoint'in 150. yıl dönümünde yaşananları izliyoruz. Kutlamalar, Pierpoint'in ESG (Çevresel, sosyal ve kurumsal yönetişim) şirketlerinin hisselerini olduğundan daha değerli göstermesi ve sonunda sahip olduğu hisselerin değer kaybetmesi ile iflasın eşiğinde olmasının gölgesinde geçiyor. Aslında Pierpoint'in 150. yılı kutlama gecesi "Tamam veya Devam" gecesi oluyor. 

Bölümün başkarakterleri Eric Tao (Ken Leung) ve Bill Adler (Trevor White). Yine, büyük bir ihanete tanık olduk Industry'de. Eric, sadece kendisinin bildiği bir sır olan Bill'in beyin tümörünü komitenin önünde açık ederek, Bill'i tamamen hikayeden sildi ve Pierpoint'in kurtuluşunda başrolü oynadı. Bölümün ismi "Useful Idiot" yani "Yararlı Aptal". Wilhelmina (Georgina Rich), Eric'i Bill'i frenlemede yararlı olacak bir aptal olarak değerlendirirken, en sonunda o "aptal" gerçekten yararlı olup Pierpoint'i kurtarıyor. 

Industry'de beni en çok etkileyen şey, her bölümün bir, hatta bazen birden fazla ahlaki ikilemi konu alması. 

Aslında beyin tümörü olan birinin Pierpoint kadar büyük bir bankada yönetici pozisyonunda olması yanlış. Ancak sırf beyin tümörü var diye bankanın umarsızca aldığı kararların günah keçisi olması da yanlış. Üstelik bu sırrın en güvendiği kişi tarafından bir oyunla ortaya çıkarılması da ayrı bir mesele.

Yine bu sezonun ana teması olan ESG de bir ikilem. Aslında gezegenimize karşı en büyük tehdit olan küresel ısınmaya karşı önlem almak, bu alanda çalışan şirketleri desteklemek güzel bir girişim. Peki ya bu şirketler sadece umut tacirliği yapıyorsa?

Yasmin'in (Marisa Abela) hikayesi de pek çok yönden büyük bir ahlaki sınav. Yıllarca babası tarafından objeleştirilmiş (hatta cinsel tacize uğramış bile denebilir) bir kadının, bulundukları yattan kendi isteğiyle suya atlayan ve ardından pişman olup yardım isteyen babasını kurtarmaması, kurtarmak için hiçbir çaba göstermemesi durumunda, kime hak vermeli? 

Yine Yasmin'in hikayesinin bir parçası olarak: babasının zimmete para geçirme suçunu üstlenmesini bekleyen şirketin aslında durumun farkında olduğunu gösteren kayıtları paylaşmalı mı? Bu kayıtlar mağdur olan pek çok kadını kamuoyunun gözüne sokacak ve aslında para ile sustukları için kötü gösterecekse bile... 

Bu bölüm beni oldukça etkileyen repliklere sahipti. Özellikle Pierpoint can çekişirken bir toplantı odasına doluşan ve Pierpoint yöneticilerinden oluşan komite üyeleri arasında geçen diyaloglar endüstrinin acımasızlığını ve iki yüzlülüğünü göstermede ve ahlaki problemlerini ortaya çıkarmada çok başarılıydı. Birkaç tanesini izlerken not ettim: 

Mesela Eric, bölümün başlarında Bill'e ithafen "Tapınağımıza bir silah doğrultuldu diye onların ruhumuzu satmasına izin vermeyelim." diyor ancak dizinin sonunda Pierpoint'in öve öve bitiremediği 150 yıllık tarihini, ruhunu hiç ederek, "Körfez"den gelen yatırım ile bankayı kurtarıyor.

2008 krizi hakkında konuşulurken "Manevi zarar hiçbir şey. Kimse umursamayacak." deniliyor. Yine Pierpoint'in Barclays tarafından devralınması söz konusu olunca, Bill, sırf devralmayı engellemek için, 45.000 çalışana ne olacağını soruyor. Halbuki, kimse işten çıkarılacak çalışanları ya da bu hisse değerlemesi sebebiyle mağdur olan, sözde "sürdürebilir enerji"ye geçip soğukta kalanları önemsemiyor.

ESG açılımının en büyük savunucusu olan Wilhelmina, komite arasında geçen konuşmalarda "Realpolitik* vakti gelmiş olabilir." dediğinde Bill, haklı olarak, "Madam ESG mi bunu söylüyor? Sanırım ahlaki değerler acil durumda gerçekten esnekleşiyor." diyor.

*Realpolitik, herhangi bir ideale veya kurama bağlanmaksızın tamamıyla mevcut gerçeklere uyum sağlayarak amaçlarını gerçekleştirmeye çalışmak anlamında kullanılan Almanca terimdir. Kaynak: Vikipedi

Diğer sevdiğim bir diyalog da şu oldu:

"Yani, biz sadece başkalarının hırslarının insafına kalmış durumdayız?"
"Hep öyle değil midir zaten?"

Yine oldukça etkileyici bir sahne de Eric, Pierpoint'in 150 senelik tarihinden bahsedince, "Nostalji sadece bir şeyler satmak için işe yarar. Bana elle tutulur bir şeyler verin." deniliyor. Ve bölümün sonunda nepotizm ile Pierpoint'te çalışan Ali (Fady Elsayed), Körfez ülkelerinden getirdiği yatırım ile odaya girdiğinde, Eric, "Tarihten bir parça satın almak ister miydiniz?" diyor. Yani, sonunda, nostalji gerçekten bir şeyler satmaya yarıyor.

Anlayacağınız o ki, bu bölüm beni o denli etkiledi ki yeniden blog yazmaya ilhamım oldu. Yazmayı, hele ki Türkçe yazmayı ne kadar özlediğimi hatırlattı bana. Üçüncü sezon finali olacak, bir sonraki, 8. bölüm hakkında yazmayı çok isterim. Sizin düşüncelerinizi duymak beni mutlu eder, eğer sizin de ilginizi çeken ve benim gözümden kaçan detaylar varsa duymayı çok isterim. Yine, 8. bölüm hakkında teorileriniz varsa yorumlarda paylaşabilirsiniz. Başka bir yazıda, umarım bir daha bu kadar ara vermeden, görüşmek dileğiyle!

23 Ekim 2016

Divorce'u İzlemeli Misiniz? (Dizi İncelemesi)


Divorce, henüz iki bölümü yayınlanmış, başrollerini Sarah Jessica Parker ve Thomas Haden Church'ün paylaştığı yeni bir "komedi" dizisi. Dizinin bölümler 30'ar dakikalık. Sharon Hogan tarafından yaratılan dizide, Parker da yapımcılar arasında. Biraz ıvır zıvır bilgi de verecek olursam: Divorce, Thomas Haden Church ve Sarah Jessica Parker'ın paylaştığı ilk başrol değil, ikili daha önce 2008 yapımı Aşkın Yaşı Yok filminde birlikte oynamıştı. Aldığı birçok teklife rağmen, Divorce, Sex and the City'den sonra Sarah Jessica Parker'ın ilk dizi girişimi. Tıpkı Sex and the City'de olduğu gibi bu dizi de HBO yapımı ve Parker da yapımcılar arasında. Aynı zamanda dizide Diane karakterini canlandıran Molly Shannon ve Sarah Jessica Parker, Sex and the City (1998)'nin üç bölümünde birlikte rol almışlardı.

Fragman


Gelelim dizi hakkındaki fikirlerime...

Komedi demeye bin şahit lazım! Yayınlanan iki bölümü de izledim ve yüzümde tek bir mimik bile oynamadı. Dizi kendinden önceki yapımları biraz taklit eder gibi. Dizinin pilot bölümünde gösterilen olaylar daha farklı şekilde çekilseydi aslında komik olabilecek olaylardı. Ancak sorun oyuncularda mı yönetmende mi bilmiyorum ama hiçbir şekilde komik değildi. Nedense başrollerin biraz pasif kaldığını düşünüyorum. Sarah Jessica Parker şimdilerde yaşı gereği hep orta yaşlı anneyi canlandırıyor. 2015'te Roma'da Aşk Başkadır filminde rol almıştı. Ancak maalesef o film de başka bir hayal kırıklığı olmuştu. (IMDb puanı 4.8) Maalesef bu dizi de Sex and the City'yi gölgede bırakabilecek gibi görünmüyor. Sarah Jessica Parker'ın o ince, çocuksu sesi, haraketleri canlandırdığı karaktere hiç uymuyor. Sanki hiçbir şey değişmemiş gibi, hala 1998'deyiz ve hala Sex and the City'de oynuyormuş gibi. Sanki dizide Carrie Bradshaw'ın boşanma sürecini izliyoruz. Parker'ın oyunculuğu belki Sex and the City'de bu kadar dikkat çekmiyordu ama bunun gibi bir yapımda eksik kalıyor.  Thomas Haden Church biraz fazla donuk. Church'ü bugüne dek komedi filmlerinde hep yan rollerde izlemiştim. Açıkçası Divorce'daki performansını pek başarılı bulmadım.

Senaryoda eksiklikler var. Karakterler gerçekçi değil. Sanıyorum bu biraz da yönetmenle alakalı. Dizide herkes biraz fazla kibarmış gibi. Gerçekçi tepkileri yok karakterlerin. Anne-baba ve çocuk ilişkileri gerçekçi çizilmemiş. Sanki insan değillermiş gibi. Bana bizim gibi insanları anlatan, içten bir şeymiş gibi gelmiyor. Ben kurguyum diye bağırıyor dizi. Komedi gerçekten zor bir iş. Ki özellikle böyle bir dizide tatsız olaylara gülebilmeliyiz. Ve bu ciddi ve tatsız olayları, durumları komik göstermek gerçekten zor bir iş. Aynı zamanda dizi oldukça sıkıcı. 30 dakika gibi kısa bir süresi olmasına rağmen, dayanamayıp başka şeylerle uğraştım.

Sen de diziyi nasıl gömdün! Hiç mi iyi tarafı yok? derseniz. Ben açıkçası devam etmeyi düşünmüyorum. Sarah Jessica Parker'ın takıntılı bir fanıysanız ya da içinizde bir yerlerde Sex and the City'ye özlem duyuyorsanız sevebilirsiniz. Divorce, bence Sex and the City'nin oldukça karamsar ve sıkıcı hali gibi. Dizinin IMDb puanı da dediklerimi destekler nitelikte: 6,5. Daha ilk iki bölümden böyle ortalama bir puanla başlaması dizinin geleceği için hayra alamet değil. Keşke Sarah Jessica Parker televizyona geri dönmek için biraz daha bekleseymiş. Yazık olmuş... Parker'ın kariyerinin parlayan yıldızı hep Sex and the City olarak kalacak sanırım.

Sizi diziden birkaç fotoğrafla baş başa bırakıyorum. Başka bir inceleme yazısında görüşmek dileğiyle!










14 Ekim 2016

Westworld'ü İzlemeli Misiniz? (Dizi İncelemesi)


Uzun bir aranın ardından herkese yeniden merhaba! Şu sıralar yazı yazma fırsatı bulamıyordum. Açıkçası bana yazdıracak kadar güzel bir film de karşıma çıkmamıştı. Ancak geçen gün Westworld'ün ilk bölümünü izlerken içimde bir şeyler kıpırdadı. Hemen bunun hakkında bir yazı yazmalıyım dedim. Eğer hala izlemediyseniz büyük ihtimalle o abartılan yapımlardan biri olduğunu düşünüyorsunuzdur. HBO, her zamanki gibi iddialı ve tutması neredeyse kesin olan bir yapımla karşımızda. Neden tutacağı kesin diyorum, çünkü zaten çekilmiş bir filmin uyarlaması. 1973 yapımı aynı ismi taşıyan (dilimize "Batı Dünyası" ismiyle çevrilmiş) bilim kurgu filminin yeniden uyarlaması. Yapımcılığını J.J Abrams'ın üstlendiği filmin senaryosunu Kara Şövalye, Yıldızlararası, Akıl Defteri gibi başarılı filmlerin yazarlığını yapmış ve kendisi aynı zamanda Christopher Nolan'ın kardeşi olan Jonathan Nolan yazıyor. Kadrosunda Anthony Hopkins, Evan Rachel Wood, Thandie Newton, Jeffrey Wright, James Marsden gibi isimler yer alıyor. Gel de bu diziyi sevme!

Fragman


Konu ve Dizi Üzerine İlk Düşünceler

Konudan şöyle bir bahsedecek olursam: Westworld, insanların içlerinde bastırmış oldukları her türlü vahşi duyguyu yargılanmadan dışavurabilecekleri (şiddet, cinsellik, en uç sapkınlıklar), Vahşi Batı temalı bir tema parkı. Parkta 100'e yakın olay örgüsü var. Ve insanlar parkın içine girdikleri anda hikayenin bir parçası oluveriyorlar. Sonradan verdikleri kararlarla hangi hikayeye devam edeceklerini kendileri seçiyorlar. Her sabah Westworld'de hayat yeniden başlıyor. Bir önceki gün ne olursa olsun, karakterler sabah yeniden aynı öyküye uyanıyor. Parka gelen müşteriler, karakterlere istediği kadar zarar verebilirken, karakterler müşterilere zarar veremiyor. Her günün ardından karakterler sorgulanıyor. (sorulan sorular da gerçekten çok ilginç ve bir yandan da rahatsız edici) Hikayenin karakterleri, yani parkın görevlileri robot. Ancak o kadar gelişmiş bir teknolojiyle yapılmışlar ki farkı anlamak imkansız. Tıpkı bir insan gibi görünüyor, davranıyor ve hatta düşünüp hissedebiliyorlar. Makinelerin farkındalıkları yokken her şey daha kolay. Ancak yeni bir güncellemeyle robotlar önceki günlerde başlarına gelenleri hatırlayabiliyorlar. Dizi, şunu sorguluyor: İnsanı insan yapan nedir? Tıpkı bizim gibi görünen, bizim gibi kandan ve etten oluşan, düşünebilen, hissedebilen bir yaratığı insandan ayıran nedir ya da bu yaratık bir insan mıdır? İnsan olmak için bir anadan doğmak gerekli mi? 

Felsefi sorular soran bir bilim-kurgu filmi. Zaten benim çok sevmemin sebebi bu sanırım. Robotlar meselesi ise gerçekten ilgimi çeken, çokça kafamı kurcalayan bir mesele. Günün birinde kendi yaptığımız robotlar tıpkı bizim gibi olursa, onları nasıl kullanabiliriz, onlar da birer birey olur mu? Neden kendimiz gibi bir şeyi yaratmak isteyelim. Zaten üreyemiyor muyuz? Akla direk kötü işlerde kullanmak, kimsenin yapmak istemeyeceği şeyleri yaptırmak geliyor. Robot yapmak istememizin sebebi de bu değil mi? Onları birer makine gibi kullanmak. Tıpkı bize benzeyen makineler. Neden işimizi yapan şeyleri kendimize benzetmeye çalışıyoruz? Neden zaten bizler varken başka tür bir bizlere ihtiyaç duyuyoruz? Sorgusuz sualsiz her istediğinizi yapacak insan formunda bir varlık, köleden başka bir şey haline gelebilir mi? Modern kölelik de bu mu? Düşünme, hissedebilme, hatırlayabilme, hayal kurabilme yetileri verdiğimiz varlıklara işkence edebilmek, özgürlüğümüz mü? Bulut Atlası'nı izlediyseniz eğer, orada da bu konu işlenmişti. Bulut Atlası birden fazla paralel evrende geçen hikayeleri barındıran başarılı bir yapımdı. 2012 yapımı filmde, evrenlerden birinde robotların köleliği ve sonunda isyanı konu ediliyordu. (Bu arada oldukça güzel film. Kesinlikle tavsiye ederim.) Düşünebilen bir varlık sonunda isyan etmez mi? Bu kaçınılmaz değil mi? Aslında rahatsız edici fikirler bunlar. Normal bir insanın kaldırması zor görüntüler içeriyor her iki yapım da. Bilmiyorum ama en azından ben, bana benzeyen bir makineye empati duyabiliyorum. Zaten bu tarz filmleri izlemeyi zorlaştıran bu. Filmlerin altında yatan rahatsız edici düşünce. Ve bu filmleri güzel yapan da yaptıkları bu sorgulama. 

Dizinin henüz ilk iki bölümü yayınlandı. Bu yüzden bence konuşmak için gerçekten çok erken. Ancak uzun zamandır sizlerle paylaşmak istediğim bir yapıma rastlamıyordum. Ve ilk iki bölümünde bile dizi, beni kendine hayran etmeyi başardı. Dediğim gibi Westworld'ü izlerken bazı sahnelerde rahatsızlık hissedebileceğinizi düşünüyorum, hatta belki biraz korkabilirsiniz bile. Ama her şeye rağmen bilim kurgu sevenlerin diziyi seveceğine eminim. Çok fazla şey söylemek istemiyorum. İzlemenizi kesinlikle tavsiye ediyorum. İlerleyen bölümlerde ne olacağını hep birlikte göreceğiz. 

Not: Vakit bulduğumda filmini de izlemeyi düşünüyorum. Filmiyle karşılaştırdığım bir yazı yazabilirim. Yorumlarınızı bekliyorum.