Blog Logo
Dizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ocak 2025

Kurumsal Bir Cehennem: Severance (1. Sezon İnceleme)

 


Geçtiğimiz günlerde izlediğim bir dizi beni çok etkiledi. Bu dizi Apple TV+'ın Severance dizisi. Dizinin başrollerinde Adam Scott, Zach Cherry ve Britt Lower bulunuyor. Dizinin yaratıcısı Dan Erickson. Yönetmenlerinden biri ise, tanıdık bir isim, eski oyuncu Ben Stiller

İlk sezonu 2022'de yayımlanan dizinin ikinci sezonu 17 Ocak 2025'te yayımlanacak. İkinci sezon tarihi bu kadar yakınken, gelin, ilk sezon üzerine konuşalım. Yazı, dizi keyfinizi kaçıracak bilgiler (spoiler) barındırıyor. Henüz izlemediyseniz, ilk sezonu bitirdikten sonra okumanızı tavsiye ederim.



Konu

Lumon isimli şirket çalışanları "severance" ("ayırma") isimli tıbbi bir prosedür geçirerek iş ve özel hayat anılarını birbirinden tamamen ayırıyor. Departman lideri Mark böyle bir yaşam sürerken, mesai saatleri dışında bir iş arkadaşının onu ziyaret etmesi ile işler değişiyor. 

İş - Yaşam Dengesi


İş-yaşam dengesi, COVID ile hayatımıza giren, çoğu insanın dilinde olan, LinkedIn fenomenlerinin hakkında sayısız içerik oluşturduğu bir kavram. Düşünsenize, işi işte bıraktığınız, mesai saatleri dışında epostalarınızı kontrol etmeden sevdiklerinizle huzurlu bir hayat geçirdiğiniz, belki bu vakti hobilere ayırdığınız bir yaşam. Ardından Pazartesi geldiğinde, yeniden ofise, işlerinize dönüyorsunuz. Mesela, ofisteki bu kişiliğinize "Innie" (İçerideki) desek. Cuma akşamı mesai saatleri bitince başlayan hayatınızı yaşayan kişiliğinize de "Outie" (Dışarıdaki). Buraya kadar tedirgin edici bir durum yok. Aksine, "Ne güzel! İş hayatı ayrı, yaşam ayrı" diye düşünebilirsiniz. Ancak, Severance evreninde Innie ve Outie kişilikleri birbirinden kesin şekilde ayrılmış. 

Lumon isimli şirket, çalışanlarının beynine bir çip yerleştirerek hatıralarını ikiye bölüyor. Bu kişiler mesai saatleri dışında ofis yaşamlarına dair hiçbir şey hatırlamıyorlar. Tersi de geçerli. Yani, ofisteki kişiliğiniz (Innie) sizin iş dışındaki hayatınız hakkında hiçbir şey bilmiyor. Evli misiniz, çocuğunuz var mı, hangi partiye oy verirsiniz, nasıl bir eviniz var, haftasonlarınız nasıl geçiyor... Innie'niz Outie'niz hakkında hiçbir şey bilmiyor. Outiniz de Innie'niz hakkında...

Outie - Innie: Aynı Kişi Mi?


Aslında iş hayatında özel hayatımız hakkında bilgi vermemek, aileden, siyasi görüşlerden bahsetmemek, haftasonun nasıl geçti sorusuna jenerik bir yanıt vermek bize tavsiye edilen bir şey. Ama gerçekten ofis kişiliğiniz özel hayatınızdaki kişiliğinizden bu kadar kesin çizgilerle ayrılabilir mi? Severance aslında sembolik olarak bunu sorguluyor.

Karakterlerden Helly R.'ın ofisteki personası, ofisten nefret edip defalarca istifa etmeye çalışsa da - hatta hiçbir çabası sonuç vermeyince intihar etmeye kalkışsa da - işten bir türlü ayrılamıyor.

Innie'lerin istifa talepleri outie'lere gönderiliyor. Innie'ler ancak outie'leri izin verirse işten ayrılabiliyorlar. Innie Helly R.'ın outie'si onun bir insan olmadığını söylüyor. Yine başka bir sahnede, Petey'in reintegration (yeniden entegrasyon) prosedürünü gerçekleştiren doktor, Mark'ın outie'sine innie'si hakkında "Onu dünyaya getirirken ondan izin almadın." diyor.

İstifa eden ya da emekli olabilen innie'ler için ise bu durum bir çeşit ölüm anlamına geliyor. Bu kişilerin ofis personası sonsuza kadar yok oluyor. Kapitalist toplumda, hayatı tamamen işinden oluşan bir işkolik için de emekli olmak, artık hayatı anlamlı kılan bir şey kalmadığı anlamına gelebilir. Aslında Severance'ın dünyası o kadar da gerçekten uzak olmayabilir. 

Yine sembolik olarak, Severance, iş personalarımızın ne kadar insan kaldığını sorguluyor olabilir mi?Kapitalizmin yarattığı kurumsal/beyaz yakalı işçi ile özel hayatında çocukları ile vakit geçiren bir baba aynı kişi mi? İş dışında punk müzik aşığı biri ofiste takım elbiseli uysal bir çalışansa, mesela, bu iki kişiye aynı kişi diyebilir miyiz? Yeri gelmişken yine bu konuyu irdeleyen bir Türk dizisi tavsiye edeyim: Uysallar.

Hiçbir özel hayatı, iş dışında bir yaşamı olmayan bir şirket çalışanı o şirketin lehine midir?

Ofiste patronunuzun komik olmayan şakalarına gülerken, sıkıcı iş arkadaşınızın haftasonun nası geçtiğine dair olan öyküsünü dinlerken aslında hepimiz olduğumuzdan farklı davranıyoruz. Yine de iş harici yaptığımız aktiviteler, enerjimizi, motivasyonumuzu arttırıyor olabilir. Belki ev almak için para biriktirmek, aile sorumlulukları ya da sosyal yaşamda prestijli görünme isteği gibi mesai harici yaşamımızla ilgili hayallerimiz kendini iş hayatında yükselme motivasyonu olarak kendini gösterebilir.

Severance'ın iş ve yaşamı birbirinden kesin çizgilerle ayırdığı bu dünyada iş dışında hiçbir fikri, anısı olmayan bir çalışan şirkete gerçekten ne kadar fayda sağlayabilir?

Son olarak, sevdiğim bir detay da günlük hayatında kayınbiraderini küçümseyen, yazdığı kitapları okumayan Mark'ın iş personasının kayınbiraderinin yazdığı kitabı ofiste bulunca ona adeta bir tanrı gibi tapmaya başlaması oldu. Aslında innie Mark'ın hayatı öyle basit ki kayınbiraderinin orijinal olmayan fikirleri bile onun dünyasını biraz olsun renklendirmeye ve merakını pekiştirmeye yetiyor.

Kurumsallık doğal olmayabilir mi?


Yeni bir işe başladığınızda, çevrimiçi toplantılarla şirketin diğer çalışanlarına tanıştırıldığınızda sizden kendinizi kısaca tanıtmanız ve kendiniz hakkında eğlenceli bir şey (fun fact) söylemeniz istenir.  Severance evreninde iş dışında bir hayatı olmayan innie'lere bu sorulduğunda, doğal olarak, söyleyecek bir şey bulmaları inanılmaz zor oluyor. Aslında bu işkolik iş arkadaşları için de geçerli. Genelde iş harici aktiviteleri olmayan iş arkadaşlarının fun fact'i hiç de eğlenceli olmuyor.

Özel günlerde ya da departmanın bütçesi elverdiğinde zaman zaman yapılan takım kurma aktiviteleri de aslında dışardan bakıldığında distopik görünebilir. Tek sohbetleri ofis kahve makinesi sırası beklerken edilen havadan sudan muhabbet olan yetişkin insanların birlikte top oynaması oldukça komik aslında. Severance bunu biraz da abartarak ve steril ofis ortamında, ofis harici hiçbir anısı olmayan innielere yaptırdığında biraz olsun dışardan bakabiliyoruz belki de.

Zach Cherry'nin canlandırdığı Dylan G. sürekli çalışarak departman için konulan kotaya ulaşmaya çalışıyor. Onun en büyük motivasyonu ise "perks" (ofis ayrıcalıkları). Lumon'un sunduğu ofis ayrıcalıklarından ilk sezonda gördüklerimiz ise bir parmak tuzağı oyuncağı, dans partisi, yumurta barı, ışıklı bir biblo ya da waffle partisi idi. Bu da zaman zaman yapılan "office drinks" etkinliğini hatırlattı bana.

Dizinin ana karakterleri "Macro Data Refinement" (Makro Veri İyileştirme) departmanında çalışıyorlar. Onları eski model bir masaüstünde anlamsız sayı dizilerini incelerken görüyoruz. Şirket gizlilik amacıyla birtakım veriyi sayı olarak kodlamış ve ana karakterlerimiz de bu sayıların ne anlama geldiğini bilmeden, sayı dizilerini inceleyip "korkunç" görünen sayı dizilerini siliyorlar. Bu süreçte hangi tip verilerden kurtulduklarını ne karakterler ne de seyirci biliyor. Bu durum da ne iş yaptığını tam bilmeyen ya da açıklayamayan kişileri hatırlattı bana. Mesela Chandler Bing'in ne iş yaptığı Friends'te sık sık yapılan bir şaka. Dev bir şirkette çalışan ve koskoca bir makinenin küçük bir dişlisinden sorumlu olan biri ne iş yaptığını, büyük resmi göremediğinden, anlayamıyor olabilir.

Sonuç



Aslında Severance'ın beni bu kadar etkilemesinin sebebi o sembolik anlatımında kurumsal ofis yaşamından pek çok tanıdık şey bulmuş olmam. İzlediğim bir röportajda dizinin yaratıcısı Dan Erickson, senaryo fikrini çalıştığı geçici işlerin öğle arasında bulduğunu söylüyor. O işlerde çalışırken keşke bu sekiz saat hızlıca geçse diye düşünürmüş ve Severance fikrini de böyle bulmuş. 

Sezon finalinde ana karakterlerin outie yaşamına bir göz atmış olduk. Özellikle Helly R.'ın outie hikayesi beni gerçekten şaşırttı. Onun ofisten mutlu fotoğrafları ile ofis hayatının gerçekliği arasındaki tezat tüylerimi diken diken etti. 

Birinci sezonda tohumları ekilen pek çok gizem var. Mesela keçilerin olduğu odanın anlamı neydi, Gemma ve Ms. Casey arasındaki bağlantı ne, Ms Cobel/Ms Selvig aslında kim... İkinci sezonu sabırsızlıkla bekliyorum! 

24 Eylül 2024

Industry: 3. Sezon 7. Bölüm "Useful Idiot" İncelemesi (Spoiler İçerir)


4,5 yıl sonra bana yazı yazdıran bir diziden, Industry'den bahsedeceğim sizlere bugün. Aslında ilk sezonu beni çok etkilemese de ilerledikçe, başarılı senaryosu, oyunculukları ve çekimi ile ağzımı açıkta bırakan bir dizi oldu. Aslında üçüncü sezon 8. bölümde final yapacak ancak 7. bölüm o kadar başarılıydı ki bu yazıyı tamamen ona ayırmaya karar verdim. Yazı tamamen spoiler ile dolu olacak, şimdiden uyarayım. 

Industry, ilk sezonunda, Pierpoint isimli bankanın Londra'daki şubesinde yatırım bankacısı olarak çalışan yeni mezunların yaşadıklarını anlatarak başlıyor. Yatırım bankacılığı endüstrisindeki yoğun iş temposunu, iş ve yaşam dengesinin olmayışını, yüksek risk iştahı ve onun getirdiği kazançları ya da bazen kayıpları, henüz ahlaki pusulaları bozulmamış genç mezunların gözünden izliyoruz. Tabi ki her karakter temsil ettiği sosyal sınıfın getirdiği özelliklere ve çeşitli ahlaki bozulmalara sahip. Bir yandan da bu köklü bankadaki kıdemli çalışanların başına gelenleri izliyoruz. 

Aslında her sezonda büyük bir skandal oluyor, ölüm gibi. Ancak bu endüstride günlük hayatta yaşananlar o denli olaylı ki büyük skandal aslında diğerlerinin arasında silinip gidiyor. Sezonlar ilerledikçe karakterler ve ahlaki sınavları da büyüyor. Dizi aslında yatırım bankacılığının ya da trading endüstrisinin büyük risk alıp büyük kazanma hissini oldukça iyi veriyor. Diziyi izlerken karakterlerin büyük bir kumar oynadığını hissederek izliyorsunuz. Kaybetme korkusu, kaybedince hissedilen yüksekten düşme hissi ama aynı zamanda kazanmanın verdiği, geçmişte olan başarısızlıkları bir anda unutturan o büyük haz... 

Üçüncü sezon 7. bölümde Pierpoint'in 150. yıl dönümünde yaşananları izliyoruz. Kutlamalar, Pierpoint'in ESG (Çevresel, sosyal ve kurumsal yönetişim) şirketlerinin hisselerini olduğundan daha değerli göstermesi ve sonunda sahip olduğu hisselerin değer kaybetmesi ile iflasın eşiğinde olmasının gölgesinde geçiyor. Aslında Pierpoint'in 150. yılı kutlama gecesi "Tamam veya Devam" gecesi oluyor. 

Bölümün başkarakterleri Eric Tao (Ken Leung) ve Bill Adler (Trevor White). Yine, büyük bir ihanete tanık olduk Industry'de. Eric, sadece kendisinin bildiği bir sır olan Bill'in beyin tümörünü komitenin önünde açık ederek, Bill'i tamamen hikayeden sildi ve Pierpoint'in kurtuluşunda başrolü oynadı. Bölümün ismi "Useful Idiot" yani "Yararlı Aptal". Wilhelmina (Georgina Rich), Eric'i Bill'i frenlemede yararlı olacak bir aptal olarak değerlendirirken, en sonunda o "aptal" gerçekten yararlı olup Pierpoint'i kurtarıyor. 

Industry'de beni en çok etkileyen şey, her bölümün bir, hatta bazen birden fazla ahlaki ikilemi konu alması. 

Aslında beyin tümörü olan birinin Pierpoint kadar büyük bir bankada yönetici pozisyonunda olması yanlış. Ancak sırf beyin tümörü var diye bankanın umarsızca aldığı kararların günah keçisi olması da yanlış. Üstelik bu sırrın en güvendiği kişi tarafından bir oyunla ortaya çıkarılması da ayrı bir mesele.

Yine bu sezonun ana teması olan ESG de bir ikilem. Aslında gezegenimize karşı en büyük tehdit olan küresel ısınmaya karşı önlem almak, bu alanda çalışan şirketleri desteklemek güzel bir girişim. Peki ya bu şirketler sadece umut tacirliği yapıyorsa?

Yasmin'in (Marisa Abela) hikayesi de pek çok yönden büyük bir ahlaki sınav. Yıllarca babası tarafından objeleştirilmiş (hatta cinsel tacize uğramış bile denebilir) bir kadının, bulundukları yattan kendi isteğiyle suya atlayan ve ardından pişman olup yardım isteyen babasını kurtarmaması, kurtarmak için hiçbir çaba göstermemesi durumunda, kime hak vermeli? 

Yine Yasmin'in hikayesinin bir parçası olarak: babasının zimmete para geçirme suçunu üstlenmesini bekleyen şirketin aslında durumun farkında olduğunu gösteren kayıtları paylaşmalı mı? Bu kayıtlar mağdur olan pek çok kadını kamuoyunun gözüne sokacak ve aslında para ile sustukları için kötü gösterecekse bile... 

Bu bölüm beni oldukça etkileyen repliklere sahipti. Özellikle Pierpoint can çekişirken bir toplantı odasına doluşan ve Pierpoint yöneticilerinden oluşan komite üyeleri arasında geçen diyaloglar endüstrinin acımasızlığını ve iki yüzlülüğünü göstermede ve ahlaki problemlerini ortaya çıkarmada çok başarılıydı. Birkaç tanesini izlerken not ettim: 

Mesela Eric, bölümün başlarında Bill'e ithafen "Tapınağımıza bir silah doğrultuldu diye onların ruhumuzu satmasına izin vermeyelim." diyor ancak dizinin sonunda Pierpoint'in öve öve bitiremediği 150 yıllık tarihini, ruhunu hiç ederek, "Körfez"den gelen yatırım ile bankayı kurtarıyor.

2008 krizi hakkında konuşulurken "Manevi zarar hiçbir şey. Kimse umursamayacak." deniliyor. Yine Pierpoint'in Barclays tarafından devralınması söz konusu olunca, Bill, sırf devralmayı engellemek için, 45.000 çalışana ne olacağını soruyor. Halbuki, kimse işten çıkarılacak çalışanları ya da bu hisse değerlemesi sebebiyle mağdur olan, sözde "sürdürebilir enerji"ye geçip soğukta kalanları önemsemiyor.

ESG açılımının en büyük savunucusu olan Wilhelmina, komite arasında geçen konuşmalarda "Realpolitik* vakti gelmiş olabilir." dediğinde Bill, haklı olarak, "Madam ESG mi bunu söylüyor? Sanırım ahlaki değerler acil durumda gerçekten esnekleşiyor." diyor.

*Realpolitik, herhangi bir ideale veya kurama bağlanmaksızın tamamıyla mevcut gerçeklere uyum sağlayarak amaçlarını gerçekleştirmeye çalışmak anlamında kullanılan Almanca terimdir. Kaynak: Vikipedi

Diğer sevdiğim bir diyalog da şu oldu:

"Yani, biz sadece başkalarının hırslarının insafına kalmış durumdayız?"
"Hep öyle değil midir zaten?"

Yine oldukça etkileyici bir sahne de Eric, Pierpoint'in 150 senelik tarihinden bahsedince, "Nostalji sadece bir şeyler satmak için işe yarar. Bana elle tutulur bir şeyler verin." deniliyor. Ve bölümün sonunda nepotizm ile Pierpoint'te çalışan Ali (Fady Elsayed), Körfez ülkelerinden getirdiği yatırım ile odaya girdiğinde, Eric, "Tarihten bir parça satın almak ister miydiniz?" diyor. Yani, sonunda, nostalji gerçekten bir şeyler satmaya yarıyor.

Anlayacağınız o ki, bu bölüm beni o denli etkiledi ki yeniden blog yazmaya ilhamım oldu. Yazmayı, hele ki Türkçe yazmayı ne kadar özlediğimi hatırlattı bana. Üçüncü sezon finali olacak, bir sonraki, 8. bölüm hakkında yazmayı çok isterim. Sizin düşüncelerinizi duymak beni mutlu eder, eğer sizin de ilginizi çeken ve benim gözümden kaçan detaylar varsa duymayı çok isterim. Yine, 8. bölüm hakkında teorileriniz varsa yorumlarda paylaşabilirsiniz. Başka bir yazıda, umarım bir daha bu kadar ara vermeden, görüşmek dileğiyle!

19 Mart 2020

Succession Dizi İncelemesi (İlk 2 Sezon)



Herkese merhabalar! Bu yazıda sizlere Succession'dan bahsedeceğim. Haftalardır izlediğim ve her bölümünde beni farklı konularda düşündüren bir dizi Succession. Dizi, 2020 Altın Küre Ödülleri'nde En İyi Drama Dizisi ödülünü alırken Brian Cox da dizideki rolü ile En İyi Erkek Oyuncu ödülünü kazandı. Ayrıca dizi, uzun zamandır dinlediğin en iyi Soundtrack'e sahip. Öyle ki Primetime Emmy'de En İyi Açılış Müziği ödülünü kazandı. Gelin, bu bol ödüllü diziyi yakından inceleyelim. İyi okumalar! 

Yazı dizi hakkında bolca spoiler içeriyor. Eğer diziyi henüz izlemediyseniz, "Dizi Üzerine Düşünceler" bölümünü okumamanızı tavsiye ederim.


Konu, Yönetmen, Senarist ve Oyuncular


Succession, bir aile şirketi olan Waystar Royco şirketinin kurucusu Logan Roy'un halefi olarak çocuklarından kimi seçeceğini konu alıyor. Dizinin başrollerinde Brian Cox, Jeremy Strong, Kieran Culkin, Matthew Macfadyen, Sarah Snook ve Nicholas Braun yer alıyor. Dizinin yaratıcısı ise Jesse Armstrong. Armstrong'a senaryoda pek çok farklı isim eşlik ediyor. 


Dizi Üzerine Düşünceler (Spoiler)

Dizinin ilk sezonu Logan Roy'un (Brian Cox) rahatsızlanması ile başlıyor. Kimsenin en küçük zayıflığını görmediği Logan Roy'un bu hallere düşmesi herkese onun bile ölümlü olduğunu fark ettiriyor. Ve işte bu noktada çocukları arasında sessiz bir taht mücadelesi başlıyor. Game of Thrones'ta Demir Tahtın sahibinin kim olacağını izlemiştik. Succession'da ise Waystar Royco'nun sahibinin kim olacağını izliyoruz. 
Başta da belirttiğim gibi beni dizinin en çok çeken tarafı işlediği konuların çeşitliliği oldu. Dizi şirketlerin politika üzerindeki etkisini, kadınların bu dünyada hep perde arkasında kalışını, zengin ve fakir arasındaki uçurumu anlatıyor. Dizi sayesinde ultra zenginlerin hayatına bir göz atma fırsatı buluyoruz. Malikanelerini, helikopter ve özel jet gezintilerini, networking etkinliklerini deneyimliyoruz. 
Dizinin başarılı bulduğum diğer bir yanı ise aşağıda ayrı ayrı değineceğim bu kadar ciddi konunun arasında komik diyaloglara da şahit olmamız. Greg (Nicholas Braun) ve Tom (Peter Friedman) arasındaki ilişki bunun en güzel örneği.
Aşağıda dizinin değindiğini düşündüğüm birkaç konu başlığına yer verdim. 

Basının Bağımsızlığı

Waystar Royco bünyesinde pek çok haber kanalını barındırıyor. Açıkçası ABD'deki haber kanallarının arka yüzünü bilmediğimden dizide geçen kanal isimlerini (mesela ATN) gerçek hayattakilerle bağdaştıramadım. Ancak dizide basının, tek tük haber kanalları (örn. Pierce) dışında, Logan Roy'un elinde olduğunu görüyoruz. Yani halkın izlediği haberlerin çoğu aslında Logan Roy'un penceresinden anlatılıyor. Logan Roy birini seviyor ve destekliyorsa haberlerde o kişi iyi şekilde gösterilirken, sevmediği insanlar hakkında oldukça saldırganlar haberler yapılıyor. Bu yüzden Başkanlık seçimlerini kazanmak isteyen bir adayın Logan Roy'la arası iyi olmalı. Yine bir bölümde de Azeri bir iş adamının para vererek basında Azerbaycan hakkında istediği şekilde haberler çıkmasını sağlamaya çalıştığını izlemiştik. (İlginç bir şekilde ikinci sezonun sonunda bu Azeri iş adamının Roman Roy'u (Kieran Culkin) Türkiye'ye götürdüğünü görüyoruz. Böyle bir dizide Türkiye'nin isminin bile geçeceğini düşünmüyordum. Baya sürpriz olmuştu. Tabi pek iyi bir şekilde görmüyoruz orası ayrı. :))

Dizinin çoğu bölümünde şirketin kapısının önünde eylemciler olduğunu görüyoruz. Hatta çoğu zaman bunun bahsi bile geçmiyor. Orada birisi ya da birileri ellerinde pankartlarla dururken karakterler önlerinden geçip gidiyorlar. Tabi bazen bu eylemler pasif şekilde yürütülmüyor. Hatırlarsanız bir bölümde bir eylemci Logan Roy'un üstüne idrarını atmıştı.

Politika - Şirketler

Büyük şirketlerin politika ve hatta devlet yönetimi üzerinde ne kadar etkili olduğunu görüyoruz. Örneğin ilk sezonda Logan Roy Amerikan Başkanı ile görüşüyor. İkinci sezonda ise gemi turlarında yaşanan olaylar (yöneticinin çalışanlarından cinsel olarak yararlanması, cinsel taciz, cinsel saldırı, göçmen / kaçak yolcuların karıştığı kazaların onlara insan gözüyle bakılmaması sebebiyle araştırılmaması) sebebiyle şirket yöneticileri Senato'da duruşmaya çıkıyor. ABD'de halka açık şirketlerin halka karşı sorumlu olduğu kabul ediliyor. Bu yüzden şeffaflık yükümlülükleri var. Dolayısıyla şirketin bu tarz skandallara karıştığı, belgelerinde hile yaptığı vs. fark edildiğinde senato karşısına çıkabiliyorlar. Mesela o sahnede de görüyoruz ki Logan Roy'la arası iyi olan bir senatör onlara yardımcı oluyor. (Tabi sonunda yine de şirketin adını temizlemek ve vekalet savaşlarını kazanmak için bir kişinin üzerine sorumluluğu alması gerekiyor. Bu kişi de Kendall Roy (Jeremy Strong) oluyor. Ancak işler beklenildiği gibi gitmiyor. Buna aşağıda Kendall Roy başlığında değineceğim.)


Bu başlığın altında Siobhan Roy'dan (Sarah Snook) bahsetmezsek olmaz. Kendisi yıllardır politikanın içerisinde. Dizinin ilk sezonunda onu farklı başkan adaylarının danışmanlığını yaparken izliyoruz. Babası Logan Roy'un ona yaptığı teklifle birlikte (tabi sonraki bölümlerde yaptığı hareketlerle bu teklifi tehlikeye attığını görüyoruz.) onun politikadan şirket yönetimine geçişine tanık oluyoruz.

Her ne kadar yukarıda her iki alanın ne kadar bağlantılı olduğundan bahsetsem de tam olarak aynı şey değiller. Evet ikisinde de olay yönetim belki... Ancak şirketlerde siyasetten farklı olarak ticari kaygı ön planda (ideal olanında :). Yine de günümüzde bu iki alanın birbirinin içine geçmiş olduğu yadsınamaz. Ünlü bir şirket yöneticisinin ABD başkanı olduğuna tanık olduk. Tabi pek çok kez bocaladığına da :)

Kendall Roy


Logan Roy'un yerine çocuklarından hangisinin geçeceğini hepimiz merak ediyoruz. Dizi boyunca her birinin karakterlerini gözlemleme fırsatı buluyoruz. Çocukların belki hepsinin kusurları var ancak biri var ki en ilginç aday o: Kendall Roy.  Kendisi eski bir uyuşturucu bağımlısı. Arada tekrar tekrar uyuşturucuya geri döndüğüne tanık oluyoruz. Kardeşler arasındaki en güçlü aday. Ancak babasının yaşına ve rahatsızlığına rağmen bir türlü koltuğunu bırakmak istememesi üzerine, Kendall Roy ayırt etme gücünden şüphe ettiği babasına karşı güvensizlik oylaması yaptırıyor. Aslında kendi safına pek çok kişiyi çekmesine karşın hem biraz kaderin cilvesi hem de babasının nüfuzu sebebiyle oylamayı kaybediyor. 

Kendall Roy, ilk sezonun sonunda bir çalışanlarının ölümüne sebep oluyor. Babasının bu olayın üstünü kapaması ve onu kurtarması ile Kendall'ın babasının esiri haline geldiğini görüyoruz. Bazı bölümler babasıyla arasının düzelme sebebinin vefa mı sevgi mi yoksa korku mu olduğundan emin olamıyoruz. Tabi dizideki tüm karakterler hakkında bu düşünülebilir. Zaten Logan Roy'un kendisi de bir bölümde eşi Marcia'nın kendisine "Seni sevdiklerinden emin oldun mu" diye sorması üzerine "Sevgi, korku, ne fark eder" diyor.


İkinci sezon boyunca intihara eğilimli olduğunu görüyoruz. Garsonun ölümünden beri içine kapandığını ve halefiyet konusunda biraz hırsını kaybettiğini izledik. İkinci sezonun sonunda ise Kendall kendisinden hiç beklemediğimiz bir şey yapıyor. Şirket belgelerinde hile ve gemi turu skandallarının sorumluluğunu üzerine almak için yapacağı açıklamada babasının tüm bunlardan haberdar olduğunu ve tüm suçun babasında olduğunu söylüyor. Bakalım Logan Roy üçüncü sezonda bu durumu nasıl düzeltecek.

Siobhan Roy


Kendisi çocuklar arasındaki en zeki ve yetenekli aday olduğu halde babası sırf kadın diye onu hiçbir zaman halefi olarak düşünmüyor (ta ki Kendall babasına ihanet edene kadar.). Zaten şirket yönetimi yerine politikayı seçme sebebinin babasına nispet yapmak olduğu birkaç kere vurgulanıyor. Hatta babasının görüşlerinin tam tersini savunan başkan adayı Gil Eavis'e (Eric Bogosian) danışmanlık yapıyor.
Şirketin bocaladığı zamanlarda Siobhan'ı sırf kadın diye şirketin yumuşak yüzü olarak kullanmaya çalışıyorlar. Dizi feminizm konusunu da Siobhan üzerinden işliyor.

Roman Roy



Yaramaz küçük kardeş. Çoğu zaman salak bulunarak dikkate alınmasa da baş hukuk müşaviri Gerri ile kurdukları ortaklık ile halefliğe oynuyor. Esprileriyle diziye renk katan bir karakter. Aynı zamanda kendisi bir şişe sütün fiyatını bile bilmediğinden babası tarafından eleştirilmiş ve bu sebeple yöneticilik kursuna katılmıştı. Kurs sırasında gösterdiği performans ile o kadar da boş bir aday olmadığını herkese gösterdi.

Zengin - Fakir

Dizinin ana temalarından birini de bu başlık oluşturuyor. Yukarıda da bahsettiğim gibi Kendall Roy, garsonlarından biriyle arabadayken uyuşturucunun etkisiyle arabayı bir göle sürüyor ve kazadan kendisi kurtulurken genç adamı orada bırakıp gidiyor ve adam sabah ölü bulunuyor. Garson çocuk ölmeden önce Logan Roy'un ona bağırdığını görmüştük. Garson çocuğun ailesi Logan Roy'dan bir özür beklediklerini söyleyince, Logan ve Kendall genç çocuğun ailesinin evine gidiyorlar. Evden çıktıklarında Logan Roy kendi oğlunun da bir bağımlı olmasına ve aslında çocuğun ölümünden oğlunun sorumlu rağmen şöyle diyor: "Zavallılar, oğulları bağımlı olduğundan mahçuplar. Oysa biz öyle miyiz bizim utanacak hiçbir şeyimiz yok. İyi insanlarız." 

Yine ilk sezonda Roman'ın çalışanlardan birinin çocuklarıyla zalimce oyun oynaması üzerine Logan Roy'un müstakbel damadı Tom'un (Matthew Macfadyen) kendisine hediye ettiği saati onlara verdiğini görüyoruz. Logan Roy için her şeyin cevabı para ve herkesin bir fiyatı var.

Logan Roy'dan Liderlik Dersleri


Dizinin bir ders niteliği taşıdığı da söylenebilir. İzlerken her defasında Logan Roy'un insan yönetimine hayran kalırken buldum kendimi. Her ne kadar iyi bir insan olmasa da kesinlikle iyi bir yönetici.  Öncelikle onun yöneticilik anlayışına göre çalışanlarını sevmek ya da onlara güvenmek zorunda değilsin. İşine yaradıkları sürece yanında durabilirler. Örneğin Frank (Peter Friedman) ona ihanet ettiği halde işi düştüğünde yine ekibe aldı.

Logan Roy'un yöneticilik anlayışının püf noktalarından biri de herkesin fikrini dinlemesi. Beklemediğin biri beklemediğin bir fikir verebilir.

Logan, Pierce'ı satın almak için uğraşırken onların şartını kabul etmediği halde, Pierce onun teklifi kabul edince "Para her zaman kazanır." diyor. Yeterince paranız varsa ne olursa olsun yanınızda pek çok kişi olacaktır.

Etik ve Şirketler

İkinci sezondaki "Safe Room" bölümünde iş yerinde bir intihar olduğunu görüyoruz. Herkes bunun bir terör saldırısı olduğunu düşünüp güvenli odalara götürülüyor. Çalışanlardan birinin yaşamına ofisin içinde son verdiğini duyunca bir terör saldırısı olmadığı için herkes rahatlıyor. Kimse intiharın üzerine bile düşmüyor.

Tom "ATN: We're Listening" sloganını seçmişken, o sloganı kullanamayacağını çünkü ATN'in gerçekten insanları dinlediğini öğreniyoruz.

Waystar Royco'nun gemi turlarında kadın çalışanlarla sözleşmelerini uzatabilmek için cinsel ilişkiyi şart koşan bir yönetici olduğunu öğreniyoruz. Yine gemi turları sırasında denize düşen insanlar eğer göçmen/kaçak yolcu ise o kazalara "No-real person involved" ("Gerçek insan karışmadı") isminin verildiğini ve araştırma yapılmadığını hatta düşen insanların kurtarılmaya bile çalışılmadığını görüyoruz. 

Logan Roy tüm bunlardan haberdar olduğu ancak önemsemediği halde, ikinci sezonun sonunda gemi turları sebebiyle soruşturmaya girerken şöyle diyor: "Bu bir kültürel sıçrama. Başkalarının günahları için yargılanıyoruz."

Bu noktada dizi şunu sorguluyor: şirket yönetimi şirketin içinde dönen her türlü kabahatten sorumlu mudur? Şirketin karını yüzdelerine göre paylaşan yönetim kurulu şirketin işlediği suçlardan da sorumlu olmalı mıdır? Gemi turlarındaki kadın çalışanlardan cinsel olarak yararlanan o adam tüm Waystar Royco'yu temsil eder mi?

Sonuç 

Succession'ı çok beğendim. Üçüncü sezonunu sabırsızlıkla bekliyorum. Evden çıkmamamız gereken şu günlerde ne izlesem diye düşünüyorsanız, Succession güzel bir seçenek olabilir. :) Sonraki yazıda görüşmek dileğiyle. 

Siobhan ve Tom bir koyda Tom'un suçu üstlenmesini tartışırlarken

Roy kardeşler eğlenirken

Kendall Roy Siobhan Roy'a sarılırken 

Logan Roy'un eşi Marcia ve Siobhan Roy

17 Haziran 2018

Dizi Önerisi: Sex and the City


Merhabalar! Bu yazımda son zamanlarda izlediğim Sex and the City dizisinden bahsedeceğim. Sex and the City izlemenizi tavsiye etmek biraz Amerika'yı yeniden keşfetmek gibi olacak, farkındayım. "Friends diye bi dizi var abiii mükemmel" demekle benzer şeyler. Evet, bunun da farkındayım.

Bundan önce Sex and the City'nin filmlerini izlemiş ve açıkçası beğenmemiştim. Hatta sırf o filmler yüzünden dizi hakkında da önyargılıydım. Ama diziye başlamamla sevmem bir oldu. Dizi ve film arasındaki fark neydi hiçbir fikrim yok ancak film fikri kimden çıktıysa diziye verilen onca yıllık emeği hiç etmiş diyebilirim. Diziyi henüz bitirmeme rağmen (3. sezondayım) hakkında yazmak için daha fazla sabredemedim. Kısaca dizi hakkındaki görüşümü söylemem gerekirse, şimdilik çok severek izliyorum. Sizin de seveceğinize eminim. Malum yaz da geldi ne izlesem diye kara kara düşünenlere; kafanızı çok yormayacak tatlı bir mini dizi önerisi olsun benden.

1998-2004 yılları arasında çekilen dizinin başrollerinde Sarah Jessica Parker, Kim Cattrall, Kristin Davis ve Cynthia Nixon yer alıyor. Olayları köşe yazarı Carrie Bradshaw'un (Sarah Jessica Parker) ağzından dinliyoruz. Carrie, "Sex and the City" isimli köşesinde kadın erkek ilişkilerini, kendi ve arkadaşlarının yaşadıkları üzerinden anlatıyor.


30'lu yaşlarında dört bekar New Yorklu kadından oluşan bu arkadaş grubunun yaşadıklarına seyirci oluyoruz. Dört kadın da oldukça farklı. İzledikçe kendinizde dört kadından da bir şeyler buluyorsunuz. Samantha, bir P.R. uzmanı, ilişkiler konusunda oldukça rahat biri. Bağlanmak, evlenmek gibi kaygıları yok. Charlotte, bir galeri sahibi, muhafazakar ve tabiri caizse eski kafalı biri. Evlenmek, çocuk yapmak istiyor. Tabi beyaz atlı prensini ararken pek çok kurbağayı öpmek zorunda kalıyor. Miranda, kendi ayakları üzerinde duran, iyi para kazanan bir avukat. Bu da onu biraz "erkek" gibi yapıyor. En azından diğer insanların ona bakış açısı bu yönde oluyor. 90'larda kendi parasını kazanan, kendi evi olan bir kadın, erkekler için korkutucu. (Milenyumda işler değişti mi bilemiyorum gerçi :) Carrie hepsinin ortası denebilir, sanırım. Dediğim gibi bir köşesi var ve arkadaşlarının ve kendinin başından geçenleri orada paylaşıyor. Sanırım onun sorunu da hep yanlış erkekleri seçmek. (Kimin değil ki :)

Belki, diziyi bu kadar sevmemin sebebi beni şaşırtmasıdır. Sex and the City hiç beklemediğim kadar feminist bir dizi. 30'lu yaşlarına gelen kadınlardan beklenen tek bir şey var ve sanırım bu hiçbir kültürde değişmiyor. Evlenmek ve çocuk yapmak. Bu dörtlünün buna pek niyeti yok gibi... En azından şimdilik. Hoş, izleyince göreceksiniz pek niyet meselesi değil bu işler. -Charlotte'u düşündüm de bir an- Doğru erkeği bulmak zaman alıyor belli ki. (6 sezon kadar)



Fazla uzatmayayım, dizinin yarısındayım ve şimdilik oldukça memnunum. Her bölüm 20 dakikalık. Öyle kafa yoran bir dizi de değil. Westworld gibi anlamak için kendinizi yormanız -elimize kalem kağıt alıp şemalar çizerek mi izlememizi bekliyorlar anlamıyorum- gerekmiyor. Son üç sezonu ben de sizinle birlikte izleyeceğim. Umarım, bocalamaz. İyi seyirler!

Not: Dizi oldukça açık çekilmiş. Eğer bu konu sizi rahatsız edecekse başlamadan bunu göz önünde bulundurmanızı tavsiye ederim. 

02 Nisan 2018

Dizi Önerisi: Şahsiyet


Bir girizgah yapmadan başlamak olmaz, ancak her defasında aynısını yapmaktan da bıkmadım değil! Geri döndüm ama bu dönüş biraz farklı. Baya şaşırtıcı. Hazır mısınız? Türk dizisi övüyorum. Bu yazımda oldukça başarılı bulduğum yeni puhutv dizisi Şahsiyet'ten bahsedeceğim.

Fragman


Konu

Emekli bir adliye memuru olan Agâh Beyoğlu, İstanbul’un en kalabalık ve hareketli semti Beyoğlu’nda yalnız ve münzevi bir yaşam sürdürmektedir. Kızı yurtdışında yaşamakta, eşi ise yıllar önce vefat etmiştir. Agâh’ın bu tekdüze yaşantısı, kendisine konan Alzheimer Başlangıcı teşhisiyle altüst olur. Hastalığından ötürü er geç bütün anılarını unutacaktır. Bu gerçek karşısında başta bocalasa da Agâh, unutmanın bir fırsat olduğunu fark eder. Yıllardır planladığı ancak sürekli ertelediği bir cinayeti işlemek için bir fırsat! Nasıl olsa işleyeceği bu suçu gelecekte hatırlamayacak, hatırlamayacağı için de vicdan azabı çekmeyecektir. Bunun yanında cinayet büro amirliğindeki tek kadın polis olan Nevra, üzerindeki baskılar yüzünden istifanın eşiğine gelmiştir. Ancak Agâh’ın aldığı cinayet kararı, Nevra’nın hayatını da tamamen değiştirecektir.
Kaynak: puhutv 


Öncelikle şunu belirteyim: Not alarak ve fazla dikkatli izlemediğimden ayrıntıya giremiyorum, bu bir inceleme yazısı değil. Sadece neden beğendiğimden kısaca bahsedeceğim.

Yönetmen, senaryo ve oyuncular... Bu dizinin iyi olmaması için hiçbir sebep yok. Son zamanlarda kendime yeni bir dizi arayışındaydım. Bu boşluğu kesinlikle doldurduğunu söyleyebilirim. Şahsiyet, yabancı dizilerle yarışabilecek düzeyde bir dizi. Yani her yapımın olduğu gibi küçük kusurları var tabi. Ee bir zahmet o kadar da olsun!



Yönetmen koltuğunda Onur Saylak oturuyor. Onur Saylak'ın yönettiği bir yapımı ilk defa izliyorum. Beni oldukça şaşırttığını belirtmeliyim. Araştırdığım kadarıyla kendisinin ikinci büyük işi. Bundan önce sadece bir kısa film ve Daha isimli bir film yönetmiş. Sırf bu yönüyle bile olağanüstü bir başarı, bana kalırsa. Hatta ve hatta dizinin başarılı olma sebebinin büyük oranda çekimler olduğunu söyleyebilirim.

Senaryoyu Hakan Günday yazmış. Tahmin edebileceğiniz gibi biraz karanlık ama oldukça gerçekçi. Hikaye sizi yakaladı mı devamını merak etmeden duramıyorsunuz. Karakterlerin kusurlu oluşu çok hoşuma gitti. Hikayede kimse tamamen saf ve temiz değil hepsinin karanlık yönleri var, tıpkı gerçekte de olduğu gibi. İyi bir yönetmen ve usta bir senarist! Bu güzel çekimlere ve senaryoya, Haluk Bilginer'in kusursuz oyunculuğu eşlik edince, 3 bölümü bir çırpıda bitiriveriyorsunuz! Burada belki Şebnem Bozoklu'dan (Zuhal) da bahsetmeli. Bence oyunculuk anlamında Haluk Bilginer'in ardından hemen o geliyor. Ayrıca dizi boyunca pek çok başarılı sanatçıyı da yan rollerde görüyoruz.

Havası az da olsa Fargo'yu andırmıyor değil. Birkaç başka yapımdan esinlenmeler de gördüm ancak kendine özgü olduğuna şüphe yok. Müzik seçimleri de çok başarılı. Buraya kadar her şey harika, muhteşem!



Gelelim küçük kusurlara...

Bu küçük kusurların en çok göze çarpanıyla başlayalım: Cansu Dere'den bahsediyorum tabi ki. Cansu Dere başrol karakteri Nevra'yı canlandırıyor. Cansu Dere hakkındaki fikirlerim dizinin başından bu yana değişip durdu. Başta beni şaşırttığını söylemeliyim. İlk bölümdeki performansını beğenmiştim. Ancak sonraki bölümlerde, dizinin ilerlemesine, bölüm konularının değişmesine rağmen, ilk bölümde nasılsa hep öyle olduğunu fark ettim. Sürekli yavru köpek bakışıyla kameraya bakıp duruyor. Güzelliğine, tarzına hiç laf yok. Ancak bir başrol oyuncusu olarak zayıf kalıyor. Başrole uygun ve eşdeğer bir düşman yaratmak gerekir. Bir filmde başrol karakteri ve onun düşmanı özünde birbirine benzer, güç olarak eşit olmalılardır ki ortada bir çatışma olabilsin. Nevra, Emniyet'teki tek kadın olarak yalnız ve Agah da öyle. İkisi de bir şeyler yapmak, iyi bir insan olmak istiyorlar. Kağıt üzerinde olmuş. Ancak... Nevra karakterini (Cansu Dere) başrol alırsak karşısına Haluk Bilginer'i düşman olarak koymak haksızlık yaratıyor bence. Daha güçlü bir Nevra, diziyi uzaya çıkarabilirdi.

Ateş (Metin Akdülger) karakterinin biraz klişe olduğunu da kabul etmek lazım. Belalı, serseri, cesur, yakışıklı bir DJ ve gazeteci ve başrolümüzle belli ki gönül ilişkisi olacak. Hmm adını ne koysak? Evet, Ateş.


Son olarak belki de kusur sayılmayacak bir detay var... Türkiye'den seri katil çıkmıyor. Bizimkiler cinnet geçiriyor. Hani bireysellik yok ya! Agah (Haluk Bilginer) karakteri ilk bölümünü izlediğimde pek gerçekçi gelmemişti. Belki de uzak olduğum bir çevreyi anlattığındandır. Şık giyimli, balolara giden, tıpkı bir Orhan Pamuk romanından fırlamış gibi bir İstanbul beyefendisi Agah, hatta soyadı bile Beyoğlu! Sonuç, Türk bir seri katil ancak fazlasıyla bir Batılı ekolden çıkabilir gibi bir şey olmuş. Yani aslında mantıksız değil. Ha bi de arada küçük çaplı eleştiriler var. İstanbul'un yozlaşması falan filan.

Yine kısa dedim ama çok yazdım. Şahsiyet son yıllarda gördüğüm en iyi Türk dizisi ve üstelik genel bir karşılaştırma yaparsam izlediğim iyi dizilerden olduğunu da söyleyebilirim. Henüz 3 bölümü yayınlandı. Umarım bu kaliteyi ilerleyen bölümlerde devam ettirirler. Kesinlikle tavsiye ediyorum. Belki ilerde incelemesini de yaparız. İyi seyirler diliyorum!

18 Haziran 2017

Big Little Lies Dizi İncelemesi


Herkese merhabalar! Okul yüzünden uzun süredir blogla ilgilenemiyordum. Sınavlarım biter bitmez hemen kolları sıvadım ve bir Big Little Lies incelemesi yapayım dedim. Her ne kadar bu süreçte sizinle paylaşmasam da dizi ve film izlemeyi bırakmadım. Girls'ün son sezonunu izledim. Girlboss'ı bitirdim. Big Little Lies'ı bitirdim. Ayrıca birkaç Türk dizisine bakma fırsatı buldum. Fi'nin ilk 4-5 bölümünü izledim. Görünen Adam'a da başladım. Eğer isterseniz Fi'yi neden bıraktığımla ilgili bir yazı da yazabilirim. Her neyse lafı fazla uzatmadan konumuza dönelim...

Aslında Big Little Lies'ı bitireli baya oluyor. Başta kadrosundan etkilenip izlemeye başladığım ardından dizinin gizemine kapılıp sürekli izlediğim ancak sonunda bende birazcık hayal kırıklığı yaratan bir diziydi diyebilirim. Big Little Lies IMDb puanı 8.7 olan bir mini dizi. Mini diziler bölümlerinin sayısı önceden belirlenmiş diziler. Yani bir sonraki sezon gelecek mi gelmeyecek mi derdi yok.

Not: Yani öyle olması gerekiyordu...  Reese Witherspoon'u Ellen'da izlediğimde 2. sezon için senaristlerle görüştüklerini söyledi. Yani büyük ihtimalle dizinin 2. sezonu geliyor. 

Dizi zengin bir muhitte yaşayan ailelerin 1. sınıfa giden çocuklarının arasında başlayan gerginlikten yola çıkarak bir cinayeti anlatıyor. Liane Moriarty'nin çoksatan romanından uyarlanan diziyi Dallas Buyers Club'ın Jean-Marc Vallée yönetmiş.

Reese Witherspoon, Nicole Kidman ve Shailene Woodley'in başrollerini paylaştığı dizide Alexander Skarsgård, Adam Scott ve Zoë Kravitz gibi isimler de yer alıyor.

Fragman



Diziyi beğendiğimi söyleyebilirim. Çekimler güzeldi. Kadro zaten mükemmel. Witherspoon, Kidman zaten kendilerini kanıtlamış oyuncular. Woodley'i de bu filmde beğendim doğrusu. Adam Scott'ı Parks and Recreation'dan sonra böyle bir dizide görmeyi beklemiyordum. Oldukça başarılıydı. Müzikler çok güzeldi. İzlerken pek çok yeni şarkı keşfettim.

Beğenmediğim tek şey sonunun fazla tahmin edilebilir oluşuydu. Ortada bir cinayet olduğu belli ancak diziyi başından itibaren kimin öldüğünü bilmeden izliyoruz. Arada dizinin yan oyuncularının tanık ifadelerini izliyoruz. Dizi temelde üç ailenin etrafında gelişiyor: Reese Witherspoon'un canlandırdığı Madeline ve Adam Scott'un canlandırdığı Ed'in ailesi, Nicole Kidman'ın canlandırdığı Celeste ve Alexander Skarsgård'ın canlandırdığı Perry Wright'ın ailesi, bekar bir anne olan ve Shailene Woodley'in canlandırdığı Jane Chapman ve oğlunun ailesi. Dizi hayatları mükemmelmiş gibi görünen zenginlerin hayatlarının içine dalıyor ve aslında bize hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını gösteriyor. Big Little Lies, bir cinayeti anlatırken aynı zamanda kadına şiddet, boşanma, tecavüz ve bekar bir annenin tutunmaya çalışması gibi temalara değiniyor. Biraz da pozitivizm eleştirisi var sanki. Suçlu bir babanın oğlu da suça eğilimli midir sorusunun cevabını öğreniyoruz.

Özetle diziyi oldukça beğendim. İzlemenizi tavsiye ediyorum. Lütfen yorumlara kimin öldüğünü ve katilini doğru tahmin edip edemediğinizi yazın, merak ediyorum. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere, iyi seyirler!








15 Şubat 2017

Tuhaf Ama Güzel: The OA Dizi İncelemesi


Bu yazımda son günlerde büyük ihtimalle sürekli duyduğunuz The OA'den bahsedeceğim. Geçtiğimiz hafta birinci sezonunu bitirdim. Dizinin ilk sezonu 8 bölümden oluşuyor. Zal Batmanglij ve dizinin aynı zamanda başrol oyuncusu olan Brit Marling tarafından yazılan ve hazırlanan Orijinal Netflix dizisi, 7 sene önce kaybolduğunda kör olan Prairie Johnson'ın 20'li yaşlarda eve döndüğünde açıklanamaz şekilde yeniden görebiliyor olmasını konu ediniyor. Bazıları bunun bir mucize olduğuna inanırken, bazılarıysa onun tehlikeli olabileceğini düşünüyor. Dizinin yapımcıları arasında Brad Pitt de bulunuyor. Başrolde Brit Marling (Prairie), Emory Cohen (Homer), Scott Wilson (Prairie'nin babası), Alice Krige (Prairie'nin annesi) gibi isimler yer alıyor.

Fragman



Açıkça söylemek gerekirse, dizi genel olarak pek tarzım değildi. Fantastikten çok bilimkurgu insanıyım. Game of Thrones paylaşımlarında bulunmayıp, Westworld övmem de bundan ötürü. Bu iki türün bir arada değerlendirilmesini doğru bulmuyorum. Birbirinden oldukça farklı tarzlar ve birbirinden farklı kitlelere hitap ediyorlar. Peki The OA hangisi derseniz, kafam hala biraz karışık olsa da bilimkurgu olmadığını söyleyebilirim. IMDb dizinin türünü "Drama, Fantezi, Gizem" olarak değerlendirmiş. Ayrıntılara fazla takılmadan genel olarak dizi hakkında yorumumu söyleyecek olursam: "Tuhaf ama güzel" diyebilirim.

Gizemli bir şeyler anlattığından dolayı merak ederek devamını izlemek istiyorsunuz. Ancak bir süre sonra merak ettiğiniz şeyi öğrendikten sonra bile izlemeye devam ediyorsunuz. Bence diziyi başarılı kılan budur. Ancak bazen dizi öyle bir hal alıyor ki, dayanılamayacak kadar saçmaladığını düşünüp daha ne kadar saçmalayacak diye izlemeye devam ediyorsunuz. Dizinin güzel olduğuna kanaat getirdiğim bölüm büyük ihtimalle sezon finali oldu. Sonda ince düşünülmüş küçük ayrıntılar yakaladım ve etkilendim. Doğruca araştırmaya koyuldum.

Normal izleyici bir yapımı, diziyi sadece izler. Ancak sadece meraklıları araştırır, okur, yorumlar, devam ettirir. Her dizinin meraklıları çıkıyor. İnternette her dizinin fanfiction'larını (hayran kurgularını) bulabilirsiniz. Ancak bazı diziler oluyor ki herkes ama herkes sonrasında ne olacağına dair bir fikir üretip, bunu paylaşıyor; başkalarının fikirlerini, tahminlerini okuyor. İşte bu tarz diziler, diğerlerinin başaramadığı bir şeyi başarıyor. Ve bence bu oldukça önemli. Bu dizilerin reytingleri hep yüksek oluyor ve genelde uzun soluklu oluyorlar. Filmlerde de bunun örneklerini görüyoruz. Düşünsenize bir hayal kurup, bunu gerçeğe dönüştürüyorsunuz ve yüzlerce, binlerce insan bu hayale ortak olup, devam ettiriyor. Şahsen bunu başarabilmiş bir diziye başarısız, kötü demek bana mantıksız geliyor. Bu tarz diziler size hitap etmese bile hepsi başarılı yapımlardır. The OA beni sonunda şaşırtıp, merak ettirmeyi başardı ancak genel olarak, başta dediğim gibi pek tarzım değil. İzlerken çok keyif aldığım söylenemez ancak tutup da bu diziye kötü diyemem. Çünkü dizi hakkında şimdiden pek çok teori öne sürülmüş durumda. Benim bile araştırmamı sağladığı için dizinin başarılı olduğunu kesinlikle söyleyebilirim.

The OA'in fragmanını ilk gördüğümde oldukça ilgimi çekmişti. Fragmanda özellikle Prairie'nin ailesinin kızlarını kaybettiklerinde kör olduğu ve hastanede yıllar sonra karşılaştıklarında görebiliyor olması üzerinde durulmuştu. Bu da ilgimi çekmiş, diziye başlamamı sağlamıştı. Ancak dizi bundan çok daha fazlası. Ve bazen gerçekten fazla ileri gidiyor... Diziye başladığımda tahmin ettiğimden çok daha farklı bir şey olması beni şaşırtmıştı. Başta da dediğim gibi izlerken bazen saçmalığın sınırlarını zorladığını düşünüyorsunuz. Ancak daha sonra yaptığım araştırmalarda tüm o saçmalıkların altında referanslar olduğunu görmek beni oldukça şaşırttı. Bunlar hayran teorileri olsa da dizinin başrol oyuncusu Brit Marling'in birkaçından bahsetmesi doğru olma ihtimallerini arttırıyor.

Brit Marling'in Favori Hayran Teorileri (Spoiler içerir)


Kendim de şaşkınım ama diziyi beğendim ve tavsiye ediyorum. Oyunculuklar oldukça başarılıydı. Karakterler orijinaldi. Üzerinde uzun süre çalışılmış bir senaryosu olduğu belli oluyor. Eğer fantastik, gizem türünden hoşlanıyorsanız, seveceğinizi düşünüyorum. Hatta benim gibi bilimkurgucuları bile bir yerden yakalıyor dizi. (Spoiler vermediğimden söyleyemiyorum.) Dizinin konusu başta verdiğim kadar basit değil. Spoiler vermemek için fazla ayrıntıya girmeden üstü kapalı şekilde yazdım. Genel olarak bahsedecek olursam dizinin tutsaklığı, kaçmayı, ölüme yakın deneyim yaşayan insanları ve hatta "öbür dünya"yı sorguladığını söyleyebilirim. Yazının spoiler'lı ve referanslarını da içeren incelemesini görmek isterseniz lütfen yorum kısmına yazın. Hepinize iyi seyirler!











23 Ekim 2016

Divorce'u İzlemeli Misiniz? (Dizi İncelemesi)


Divorce, henüz iki bölümü yayınlanmış, başrollerini Sarah Jessica Parker ve Thomas Haden Church'ün paylaştığı yeni bir "komedi" dizisi. Dizinin bölümler 30'ar dakikalık. Sharon Hogan tarafından yaratılan dizide, Parker da yapımcılar arasında. Biraz ıvır zıvır bilgi de verecek olursam: Divorce, Thomas Haden Church ve Sarah Jessica Parker'ın paylaştığı ilk başrol değil, ikili daha önce 2008 yapımı Aşkın Yaşı Yok filminde birlikte oynamıştı. Aldığı birçok teklife rağmen, Divorce, Sex and the City'den sonra Sarah Jessica Parker'ın ilk dizi girişimi. Tıpkı Sex and the City'de olduğu gibi bu dizi de HBO yapımı ve Parker da yapımcılar arasında. Aynı zamanda dizide Diane karakterini canlandıran Molly Shannon ve Sarah Jessica Parker, Sex and the City (1998)'nin üç bölümünde birlikte rol almışlardı.

Fragman


Gelelim dizi hakkındaki fikirlerime...

Komedi demeye bin şahit lazım! Yayınlanan iki bölümü de izledim ve yüzümde tek bir mimik bile oynamadı. Dizi kendinden önceki yapımları biraz taklit eder gibi. Dizinin pilot bölümünde gösterilen olaylar daha farklı şekilde çekilseydi aslında komik olabilecek olaylardı. Ancak sorun oyuncularda mı yönetmende mi bilmiyorum ama hiçbir şekilde komik değildi. Nedense başrollerin biraz pasif kaldığını düşünüyorum. Sarah Jessica Parker şimdilerde yaşı gereği hep orta yaşlı anneyi canlandırıyor. 2015'te Roma'da Aşk Başkadır filminde rol almıştı. Ancak maalesef o film de başka bir hayal kırıklığı olmuştu. (IMDb puanı 4.8) Maalesef bu dizi de Sex and the City'yi gölgede bırakabilecek gibi görünmüyor. Sarah Jessica Parker'ın o ince, çocuksu sesi, haraketleri canlandırdığı karaktere hiç uymuyor. Sanki hiçbir şey değişmemiş gibi, hala 1998'deyiz ve hala Sex and the City'de oynuyormuş gibi. Sanki dizide Carrie Bradshaw'ın boşanma sürecini izliyoruz. Parker'ın oyunculuğu belki Sex and the City'de bu kadar dikkat çekmiyordu ama bunun gibi bir yapımda eksik kalıyor.  Thomas Haden Church biraz fazla donuk. Church'ü bugüne dek komedi filmlerinde hep yan rollerde izlemiştim. Açıkçası Divorce'daki performansını pek başarılı bulmadım.

Senaryoda eksiklikler var. Karakterler gerçekçi değil. Sanıyorum bu biraz da yönetmenle alakalı. Dizide herkes biraz fazla kibarmış gibi. Gerçekçi tepkileri yok karakterlerin. Anne-baba ve çocuk ilişkileri gerçekçi çizilmemiş. Sanki insan değillermiş gibi. Bana bizim gibi insanları anlatan, içten bir şeymiş gibi gelmiyor. Ben kurguyum diye bağırıyor dizi. Komedi gerçekten zor bir iş. Ki özellikle böyle bir dizide tatsız olaylara gülebilmeliyiz. Ve bu ciddi ve tatsız olayları, durumları komik göstermek gerçekten zor bir iş. Aynı zamanda dizi oldukça sıkıcı. 30 dakika gibi kısa bir süresi olmasına rağmen, dayanamayıp başka şeylerle uğraştım.

Sen de diziyi nasıl gömdün! Hiç mi iyi tarafı yok? derseniz. Ben açıkçası devam etmeyi düşünmüyorum. Sarah Jessica Parker'ın takıntılı bir fanıysanız ya da içinizde bir yerlerde Sex and the City'ye özlem duyuyorsanız sevebilirsiniz. Divorce, bence Sex and the City'nin oldukça karamsar ve sıkıcı hali gibi. Dizinin IMDb puanı da dediklerimi destekler nitelikte: 6,5. Daha ilk iki bölümden böyle ortalama bir puanla başlaması dizinin geleceği için hayra alamet değil. Keşke Sarah Jessica Parker televizyona geri dönmek için biraz daha bekleseymiş. Yazık olmuş... Parker'ın kariyerinin parlayan yıldızı hep Sex and the City olarak kalacak sanırım.

Sizi diziden birkaç fotoğrafla baş başa bırakıyorum. Başka bir inceleme yazısında görüşmek dileğiyle!